Gözlem/Yazı

“OPERACI” OLACAK ÇOCUK...

Geçen yaz sonuna doğru Bodrum’a üç-beş günlüğüne kaçamak yapmak üzere havalimanına giderken bir çocuğu, uçağın düşmesini isteyecek ölçülerde bir bunalıma vesile edeceğim aklımın ucundan geçmezdi.

O’nunla uçağa gitmek üzere beklediğimiz son check-in salonunda karşılaştık. Tahminen 2,5-3 yaşlarında bir erkek çocuktu. Serseri bir mayın gibi yalpalanarak dolanıyordu. Sınırsız bir serbesti içinde her türlü girişimde bulunuyordu. Gazete okuyanların gazetesini çekiştiriyor, koltuklara çıkmaya çalışıyor, atlıyor, zıplıyor, yerlere yatıyor, yuvarlanıyordu... Her şeye ve herkese bulaşma hakkına sahipti yani.

Çocuğun benim dikkatimi en çok çeken bir başka yanı yüzüydü. Küçücük bir insanda garip bir zıtlık oluşturan asık mı asık bir surat... Kaşları çatılmış, alnı kırışmış, delice ve delici bakışları olan bir ifadesi vardı. Zihnimde, geçmişte seyrettiğim Exorsist filmindeki o içine şeytan giren kızın yüzü canlandı.

Uzaktan bakınca annenin durumu komik geldi bana. Elinde boş bir busetle bekleme salonunda umutsuzluğun egemen olduğu bir bedenle içi boş olan puseti gezdiriyordu. İçinde olmasını beklediği çocuğu babasını peşine takmış terorist faaliyetlere kalkışmıştı. Baba telaş içindeydi. “Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” ifadesiyle içine cin girmiş çocuğunu denetleme ve çevreye özürlerini sunma gayreti sergiliyordu. Bir noktaya kadar bir sessiz film gibi izledim olayları. Ama öyle bir an geldi ki neyle karşı karşıya olduğumuzu tüm çıplaklığıyla görüverdim.

Çocuk bir koltuğun sırt dayama kısmına tırmanmaya başlamıştı. Baba düşebilir endişesiyle çocuğu kavrayıp indirmeye kalkıştı. İşte o anda salon “korkunç” bir sesle sarsıldı. Ben insan sesinin neler yapabileceğini Pavarotti’yi ilk dinlediğim zaman bir şaşkınlık ve hayranlıkla keşfetmiştim. Çocuğun çıkardığı ses bende Pavarotti ile yaşadıklarımı anımsattı. Tabi hayraklık eksik olarak. İnsanın ses tellerinin nelere kadir olduğunu bu çocuk sayesinde bir kez daha anımsamış oldum. Çıkardığı sesleri bildiğim tariflerle anlatmam çok zor. Sanki kokteyl bir ses. Çocuğun ses tellerini, gırtlağını böyle sesler çıkartmaya terbiye etmek için çok emek verdiği açıktı. Tarifi zor da olsa bir fikir olsun diye bazı benzetmeler yararlı olabilir: Bir tahtaya tebeşirle yazı yazarken çıkan gıcırtı sesi, kulağınızın dibinde devreye giren ev alarmı, hemen yakınınızda bir arabanın çıkarttığı acı fren sesi… Yani çocuk, sonuna kadar açılmış “si” notasının uzmanı olmuştu.

Nihayet uçağa alınma ve bizi uçağa götürecek otobüse binmeden önceki bilet kontrolünden geçme zamanı gelmişti. Çocuğun ilk tanıklık ettiğim “si” işkence sesinin bir defalık olduğu umuduna kapılmış ve bir daha tekrarlanmaması için dua etmeye başlamıştım ki, bir kez daha iliklerime kadar sarsan o sesi duydum. Baba çocuğu kucağına alarak sıraya girme hatasını yapmış ve çocuğun cinini yine hoplatmıştı. Anne sessiz bir şekilde boş puseti sıraya sokmaya ve sanki “ben bunları tanımıyorum” edasıyla adeta arazi olmaya çalışıyordu. Eşimle birbirimize endişeyle bakakalmıştık. Otobüse binmiş gözlerimizi çocuğa dikmiştik. Ya yanımıza gelirlerse endişesini net bir şekilde yaşıyorduk. Korktuğumuz da başımıza geldi! Çocuk babasının kucağında bir yanda tarifini daha önce yaptığım seslerden kokteyl haline getirdiği çığlıklarını atarken, diğer yanda kol ve bacak sallama ve tepik atma çalışmalarına da başlamıştı. Hemen yanımıza konuşlanmışlardı! Kollar ve ayaklar cin sesleriyle ahenkli bir şekilde etrafa savruluyor, babaya ve etrafında uzanabildiklerine çakıyordu. Anne, eşi ve çocuktan birkaç adım geride, hala “ben onları tanımıyorum” rolünü oynuyordu. Otobüse biner binmez baba çocuğu yere indirdi. Çocuk anında sesini kesti. Bir ara bacağıma dokundu. Pantolonumu çekiştirmeye başladı. Baba müdahaleye tam girişecekti ki çocuğun önce kalın bir “do” sesi kıvamındaki homurtusunu duydum. Derinden gelen cin öncesi belirti yani… Homurtu suratı yine ürperticiydi. Homurtu çıkartırken bir an göz göze geliverdik. İnanın korktum. Eşimle korkuyla bakıştık. Her ikimiz de uçakta çocuğun bizden olabildiğince uzak oturması için dua ediyorduk. Uçağa asırlar sonra vardık sanki. Uçağın merdivenlerini tırmanırken aklımdan sürekli “nereye oturacak, nereye oturacak” sorusu koşuşturuyordu. Ön sıralardaki yerimizi aldık ve yoğun bir endişeyle cinli çocuğu beklemeye koyulduk. Tabi ondan önce çığlıkları geliyordu zaten. Nihayet kapıda babasının kucağında göründü. Bir an sustu. Kabinin derinliklerine doğru baktı. Sonra tekrar ses tellerinin hünerini konuşturdu. Baba yere bırakınca sesi kesildi. Yanımızdan geçtiler. Ön sıralara oturmamışlardı. Bu iyiydi. Duaya devam. İlerlediler, ilerlediler ve ilerlediler… Uçağın son sıralarına yerleştiler. Derin bir oh çektik. Cinli çocuk bizden çok uzaktaydı. Umudumuzun boş olduğunu uçağın kalkmasıyla anlayacaktık. Bizden ne kadar uzakta olursa olsun, ses telleri “si”ye adanmış bu çocuk uçakta sarsıcı iç türbülansa alabildiğine devam ediyordu. Yarı yola gelmiştik ki, acıya dönüşmüş gerginliğimin son bulması için uçağın düşmesini isterken yakaladım kendimi! Gerçekten samimi bir istekti. Tüm kaçış yollarım kapalıydı. Uçaktan inemezdim. Çocuğu atamazdım. Çocuğu boğamazdım. Anne ve babayı da boğamazdım çünkü işe yaramazdı. Uçağın düşmesi bana en cazip gözüken seçenek haline gelmişti. Kulaklarını tıkasaydın diye içinizden geçirenlerinize sesleniyorum: Bu çocuğun sesi kulağı tıkayan parmak duvarını bin kere aşacak güçteydi. Denedik işe yaramadı yani…

Ben bu olayın etkisinde çok kaldım. Bundan nasıl bir hayır çıkartırım diye kafa yordum. Kendime bir hayır çıkmadı. Ama literatüre, daha önce rastlamayan “cin çocuklu uçak fobisi” gibi yeni bir tanımla katkı yapmış oldum. Şimdilerde bunun üzerinde çalışıyorum.

Ama ülkem için bir hayır düşündüm. Ülkemiz bu yazıda örneklediğim gibi içine cin kaçmış çocukların ürediği topraklardır. Cinli çocuklarımızın en önemli özellikleri, küçük yaşlardan beri eğittikleri ve geliştirdikleri ses telleridir. Devletimiz bir el atsa bu verimli topraklardan ne operacılar çıkar ne operacılar. Büyüklerimize sesleniyorum: Operayla dünyaya açılmanın zamanı geldi ve geçti. Lütfen ilgi…

Hem devletime hem de ebeveynlere belki bir katkım olabilir düşüncesiyle önümüzdeki yazımı “operacı çocuk yetiştirme” kılavuzuna ayırmayı düşünüyorum…

“OPERACI” OLACAK ÇOCUK...

Geçen yaz sonuna doğru Bodrum’a üç-beş günlüğüne kaçamak yapmak üzere havalimanına giderken bir çocuğu, uçağın düşmesini isteyecek ölçülerde bir bunalıma vesile edeceğim aklımın ucundan geçmezdi.

O’nunla uçağa gitmek üzere beklediğimiz son check-in salonunda karşılaştık. Tahminen 2,5-3 yaşlarında bir erkek çocuktu. Serseri bir mayın gibi yalpalanarak dolanıyordu. Sınırsız bir serbesti içinde her türlü girişimde bulunuyordu. Gazete okuyanların gazetesini çekiştiriyor, koltuklara çıkmaya çalışıyor, atlıyor, zıplıyor, yerlere yatıyor, yuvarlanıyordu... Her şeye ve herkese bulaşma hakkına sahipti yani.

Çocuğun benim dikkatimi en çok çeken bir başka yanı yüzüydü. Küçücük bir insanda garip bir zıtlık oluşturan asık mı asık bir surat... Kaşları çatılmış, alnı kırışmış, delice ve delici bakışları olan bir ifadesi vardı. Zihnimde, geçmişte seyrettiğim Exorsist filmindeki o içine şeytan giren kızın yüzü canlandı.

Uzaktan bakınca annenin durumu komik geldi bana. Elinde boş bir busetle bekleme salonunda umutsuzluğun egemen olduğu bir bedenle içi boş olan puseti gezdiriyordu. İçinde olmasını beklediği çocuğu babasını peşine takmış terorist faaliyetlere kalkışmıştı. Baba telaş içindeydi. “Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” ifadesiyle içine cin girmiş çocuğunu denetleme ve çevreye özürlerini sunma gayreti sergiliyordu. Bir noktaya kadar bir sessiz film gibi izledim olayları. Ama öyle bir an geldi ki neyle karşı karşıya olduğumuzu tüm çıplaklığıyla görüverdim.

Çocuk bir koltuğun sırt dayama kısmına tırmanmaya başlamıştı. Baba düşebilir endişesiyle çocuğu kavrayıp indirmeye kalkıştı. İşte o anda salon “korkunç” bir sesle sarsıldı. Ben insan sesinin neler yapabileceğini Pavarotti’yi ilk dinlediğim zaman bir şaşkınlık ve hayranlıkla keşfetmiştim. Çocuğun çıkardığı ses bende Pavarotti ile yaşadıklarımı anımsattı. Tabi hayraklık eksik olarak. İnsanın ses tellerinin nelere kadir olduğunu bu çocuk sayesinde bir kez daha anımsamış oldum. Çıkardığı sesleri bildiğim tariflerle anlatmam çok zor. Sanki kokteyl bir ses. Çocuğun ses tellerini, gırtlağını böyle sesler çıkartmaya terbiye etmek için çok emek verdiği açıktı. Tarifi zor da olsa bir fikir olsun diye bazı benzetmeler yararlı olabilir: Bir tahtaya tebeşirle yazı yazarken çıkan gıcırtı sesi, kulağınızın dibinde devreye giren ev alarmı, hemen yakınınızda bir arabanın çıkarttığı acı fren sesi… Yani çocuk, sonuna kadar açılmış “si” notasının uzmanı olmuştu.

Nihayet uçağa alınma ve bizi uçağa götürecek otobüse binmeden önceki bilet kontrolünden geçme zamanı gelmişti. Çocuğun ilk tanıklık ettiğim “si” işkence sesinin bir defalık olduğu umuduna kapılmış ve bir daha tekrarlanmaması için dua etmeye başlamıştım ki, bir kez daha iliklerime kadar sarsan o sesi duydum. Baba çocuğu kucağına alarak sıraya girme hatasını yapmış ve çocuğun cinini yine hoplatmıştı. Anne sessiz bir şekilde boş puseti sıraya sokmaya ve sanki “ben bunları tanımıyorum” edasıyla adeta arazi olmaya çalışıyordu. Eşimle birbirimize endişeyle bakakalmıştık. Otobüse binmiş gözlerimizi çocuğa dikmiştik. Ya yanımıza gelirlerse endişesini net bir şekilde yaşıyorduk. Korktuğumuz da başımıza geldi! Çocuk babasının kucağında bir yanda tarifini daha önce yaptığım seslerden kokteyl haline getirdiği çığlıklarını atarken, diğer yanda kol ve bacak sallama ve tepik atma çalışmalarına da başlamıştı. Hemen yanımıza konuşlanmışlardı! Kollar ve ayaklar cin sesleriyle ahenkli bir şekilde etrafa savruluyor, babaya ve etrafında uzanabildiklerine çakıyordu. Anne, eşi ve çocuktan birkaç adım geride, hala “ben onları tanımıyorum” rolünü oynuyordu. Otobüse biner binmez baba çocuğu yere indirdi. Çocuk anında sesini kesti. Bir ara bacağıma dokundu. Pantolonumu çekiştirmeye başladı. Baba müdahaleye tam girişecekti ki çocuğun önce kalın bir “do” sesi kıvamındaki homurtusunu duydum. Derinden gelen cin öncesi belirti yani… Homurtu suratı yine ürperticiydi. Homurtu çıkartırken bir an göz göze geliverdik. İnanın korktum. Eşimle korkuyla bakıştık. Her ikimiz de uçakta çocuğun bizden olabildiğince uzak oturması için dua ediyorduk. Uçağa asırlar sonra vardık sanki. Uçağın merdivenlerini tırmanırken aklımdan sürekli “nereye oturacak, nereye oturacak” sorusu koşuşturuyordu. Ön sıralardaki yerimizi aldık ve yoğun bir endişeyle cinli çocuğu beklemeye koyulduk. Tabi ondan önce çığlıkları geliyordu zaten. Nihayet kapıda babasının kucağında göründü. Bir an sustu. Kabinin derinliklerine doğru baktı. Sonra tekrar ses tellerinin hünerini konuşturdu. Baba yere bırakınca sesi kesildi. Yanımızdan geçtiler. Ön sıralara oturmamışlardı. Bu iyiydi. Duaya devam. İlerlediler, ilerlediler ve ilerlediler… Uçağın son sıralarına yerleştiler. Derin bir oh çektik. Cinli çocuk bizden çok uzaktaydı. Umudumuzun boş olduğunu uçağın kalkmasıyla anlayacaktık. Bizden ne kadar uzakta olursa olsun, ses telleri “si”ye adanmış bu çocuk uçakta sarsıcı iç türbülansa alabildiğine devam ediyordu. Yarı yola gelmiştik ki, acıya dönüşmüş gerginliğimin son bulması için uçağın düşmesini isterken yakaladım kendimi! Gerçekten samimi bir istekti. Tüm kaçış yollarım kapalıydı. Uçaktan inemezdim. Çocuğu atamazdım. Çocuğu boğamazdım. Anne ve babayı da boğamazdım çünkü işe yaramazdı. Uçağın düşmesi bana en cazip gözüken seçenek haline gelmişti. Kulaklarını tıkasaydın diye içinizden geçirenlerinize sesleniyorum: Bu çocuğun sesi kulağı tıkayan parmak duvarını bin kere aşacak güçteydi. Denedik işe yaramadı yani…

Ben bu olayın etkisinde çok kaldım. Bundan nasıl bir hayır çıkartırım diye kafa yordum. Kendime bir hayır çıkmadı. Ama literatüre, daha önce rastlamayan “cin çocuklu uçak fobisi” gibi yeni bir tanımla katkı yapmış oldum. Şimdilerde bunun üzerinde çalışıyorum.

Ama ülkem için bir hayır düşündüm. Ülkemiz bu yazıda örneklediğim gibi içine cin kaçmış çocukların ürediği topraklardır. Cinli çocuklarımızın en önemli özellikleri, küçük yaşlardan beri eğittikleri ve geliştirdikleri ses telleridir. Devletimiz bir el atsa bu verimli topraklardan ne operacılar çıkar ne operacılar. Büyüklerimize sesleniyorum: Operayla dünyaya açılmanın zamanı geldi ve geçti. Lütfen ilgi…

Hem devletime hem de ebeveynlere belki bir katkım olabilir düşüncesiyle önümüzdeki yazımı “operacı çocuk yetiştirme” kılavuzuna ayırmayı düşünüyorum…

 

“OPERACI” ÇOCUK YETİŞTİRME KILAVUZU

Bundan önceki “Operacı Olacak Çocuk” yazımda, içine cin girmiş bir çocukla Bodrum’a uçtuğumu ve onun yarattığı yüksek “si” perdeli çığlıklardan fazlasıyla etkilenerek uçağın düşmesini isteyecek ölçülerde acı çektiğimi sizlerle paylaşmıştım.

O zaman geliştirmiş olduğum “cin çocuklu uçak fobim” üzerinde hala çalıştığımın bilinmesini isterim. Söz konusu yazımın sonunda bu şerden bir hayır çıkarmanın önemi üzerinde durmuş ve büyüklerimizin ve özellikle ebeveynlerimizin operacı yetiştirmek için daha çocukluktan başlayarak ne yapılabileceğine ışık tutacak bir kılavuzu kaleme alma sözü vermiştim.

Bu vatanın topraklarında kök salmış ebeveynlik anlayışının operacı yetiştirmeye son derece elverişli olduğu düşüncesi zaten zaman zaman aklıma düşerdi.  En çok da serinlemek ve keyif almak için gittiğim plaj sahillerinde… Korkusunu aşarak denizle olumlu bir ilişki kursun niyetiyle çocuğunu kollarıyla sarmalamış ve onu suya batırıp çıkartan ve sudan her çıkışta çocuğun korku çığlıklarıyla adeta yarışa girmiş mutluluk çığlıkları atan ebeveynlere eminim siz de tanıklık etmişsinizdir. İşte bu uçak yolculuğundan sonra geliştirdiğim kesin kanaat odur ki, denizi sevdirme çabaları aslında operayı sevdirme amacına yönlendirilebilir. Çocuklarımızın çok küçük yaştan itibaren ses telleri opera çığırmaya elverişli bir hale elbette getirilebilir. Ben geleceğin opera dünyasında sarsılmaz bir egemenliğe sahip olunabileceğine gönülden inanıyorum. İşte çorbada benim de tuzum olsun düşüncesi ve dileklerimle bu kılavuzu dikkatlerinize sunuyorum.

Daha bir açıklık getirir umuduyla bu kılavuzun temel fikirlerini atalarımızın geçmiş kelamlarına dayandırmayı düşünüyorum.

Birinci fikrimiz, “Adam olacak çocuk bokundan belli olur” atasözünden kaynaklanmaktadır. Bu atasözünde yer alan argo sözcüğün (bok) benden değil atalarımızdan çıktığını bildirenin Türk Dil Kurumu olduğunu bilmenizi isterim. Bu atasözünün, bir kimsenin yeni başladığı bir işte usta olup olmayacağı ilk davranışlarından anlaşılır anlamına geldiği hatırlanacak olunursa, operacı olacak çocuğun ses tellerini çok erken yaşlarda kullanmaya başlamasına ebeveynler olarak dikkat etmemiz gerekecektir. Yani, “ağaç yaşken eğilecektir”.

İşte tam burada atalarımızın, kılavuzumuzun ana fikrini destekleyen bir başka sözü akla gelmektedir: “Ağlamayan çocuğa meme vermezler”. Demek ki çocuklarımıza, isteklerinin yerine gelebilmesi için önce ağlamayı, bağırmayı, çığlık atmayı, sinir krizi geçirmeyi derece derece öğretmemiz gerekecektir.

“Aç aman bilmez, çocuk zaman bilmez” atasözümüzün de ifade ettiği üzere, çocukların önemli özelliklerinden birisi, her şeyi ve hem de hemen isteyebilmeleridir. İsteklerinin her zaman olmayabileceğini, bazen ertelenebileceğini ve kabul edilebilir davranışlarla dile getirmenin önem taşıdığını çocuklarına öğretmeye çalışan ebeveynler maalesef çocuklarının operacı olmasını engellediklerini çok geç fark ederler. Onlara geçmiş olsun demekten başka bir şey gelmez elden. Siz siz olun bu tür ebeveynliklere kalkışmayın!

Operacı çocuk, ses tellerini çok yüksek eşiklerde kullandığı zaman isteklerinin yerine getirileceğini kavramış çocuktur. İşte onun bunu kavramasına yardımcı olmayı önemseyin. Örneğin bir alış veriş merkezindesiniz. Bir oyuncakçı dükkânının önünden geçiyorsunuz. Çocuğunuza gönlünüzden bir oyuncak almak geçse dahi önce onun “memeyi almak” için ağlamasını sağlayacak hareketler çekmeye gayret edin. Dükkânın vitrini önünde durun. Sanki ilgileniyormuş gibi yapın. Çocuğun heveslendiğinden emin olun. Çocuk umutla yüzünüze baktığında hiç oralı olmadan oradan uzaklaşmaya kalkışın. Bu hamle içindeyken çocuğa dönüp “canın bir şey mi istemişti” diye olta atın ki daha da heveslesin. O hevesini yansıtarak “eveeet” derse, hemen atlamayın. “Alsam mı almasam mı” ikilemini yansıtan bir tavır takının. Sonra, “yok şimdi değil” diyerek uzaklaşır gibi yapın. Ama tam uzaklaşmayın. Hevesi ve umudu daha da artsın. Bu ikircikli tutumunuzu çocuğunuz yüksek sesle ağlayana kadar sürdürün. İlk uygulamanızda ağlama noktasına gelindiğinde içeri girip oyuncağı alın. Böylelikle çocuğunuz isteğinin olabilmesi için ağlaması gerektiğini öğrenmeye başlayacaktır. Daha sonraki uygulamalarınızda, isteğinin yerine gelmesi için ağlamanın kesmeyeceğini, bağırarak ağlaması gerektiğini; ondan sonra bunun da yetmeyeceğini, çığlık atarak ağlaması beklendiğini; daha sonra ancak sinir krizleri geçirirse isteğinin olabileceğini derece derece öğrettiğinizde, opera geleceği konusunda ilk ve büyük adımı atmış olacaksınız!

Bundan sonrası çorap söküğü gibi gelecektir meraklanmayın… Çocuğunuz evden alışveriş merkezine, okuldan havalimanları ve uçak içlerine kadar her bir ortamda opera çalışmalarını büyük bir azimle sürdürmeye devam edecektir. Evet biliyorum… Bu sizin için zorlayıcı olacaktır. Çevrenizden kendini bilmez birileri size ve çocuğunuza ters ters bakabilecek, hatta çocuğunuzun haykırtı ve carlamalarına müdahale etmenizi isteyebilecektir. Bu insanlara hiç aldırmayın. Sanat düşmanıdırlar muhtemelen. Zaman zaman “Operacı yetişiyor, çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz” gibi bir pankartla dolaşmanın başkalarının size verebileceği rahatsız edici müdahaleleri engelleyebildiği görülmüştür. Siz de deneyebilirsiniz.  Bu zorlu yolculuğunuzda atalarımız sizi yine düşünerek bakın nasıl bir söz kondurmuş: “Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır”!

Ülkemizin geleceği ve opera için katlanın lütfen…